Türkiye'nin Çok Partili Siyasi Hayata Geçisi ve Demokrasinin Gelişimi

Önsöz: Bu yazıyı 2018 Mart civarlarında bir yarışma için yazmıştım ancak yarışmada bir derece elde edemediğimden bunu burda paylaşabiliyorum. Yarışmanın kuralları gereği yazıyı 3 sayfaya sığdırmam gerektiğinden bazı yerler üstünkörü ve kısa kaldı belki ilerde editlerim. Tabi bunu yazdığımda belediye seçimleri daha gerçekleşmemişti ve yeniden seçim gibi bir rezalet yaşanmamıştı. CHP'nin yeniden seçime gitmesi, canlı yayında yapılan karşılıklı münazara vb. tavırlar son paragrafta bahsettiğim ilerlemenin var olduğunu biraz gösteriyor gibi o yüzden orayı kaldırma gereği duymadım.

Türkiye'nin  Cok Partili Siyasi Hayata Gecisi ve Demokrasinin Gelisim
Türkiye demokrasi tarihinden bahsederken yapılabilecek en büyük hatalardan biri Türkiye'nin demokratikleşme yılını 1923 olarak esas almaktır. Oysa demokrasi tarihimizde mihenk taşı sayılabilecek 1923’ten farklı pek çok tarih vardır. Bu sebeple Türkiye’de demokrasinin evrimi ve gelişimini tam anlamak için olayları kronolojik olarak takip etmek önemlidir.
Her ne kadar uzun soluklu olamamış olsa da 1876’da açılan Mebusa Meclisi Türkiye tarihindeki ilk demokratik atılımdır. I.Meşrutiyet’ten 33 yıl sonra ise Jön Türkler Temmuz Devriminde başarılı olacak ve II. Meşrutiyet ile meclis yeniden yürülüğe girecektir. Temmuz Devriminin halk tabanında da I.Meşrutiyet’e oranla daha fazla destek bulmasına neden olarak Abdülhamit’in otoriter ve baskıcı yönetimi gösterilecektir. 
II. Meşrutiyet döneminde yeni siyasi partiler kurulacak, modern eğitim için adımlar atılcacak ve bir bakıma 1923 devriminin hedeflediği “çağdaş’’ reformların temeli atılacaktır. Meşrutiyet dönemi meclisleri, Cumhuriyet dönemi meclislerinden farklı olarak azınlıklara daha fazla yer verecektir. Meclis’in sadece yarısı Türklerden oluşacaktır, diğer yarısında ise Araplar, Arnavutlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve Slavlar bulunacaktır. Ne yazık ki bu demokratikleşme hareketi kısa zamanda İttihat ve Terakki’nin diktatörlüğüne dönüşecektir. 
1923 yılı çoğu insan tarafından demokrasinin ve Cumhuriyetin temellerinin ilk atıldığı dönem olarak gösterilir . Ancak bu doğru değildir hatta 1923’teki rejime demokratik demek de doğru değildir, çünkü demokrasinin temel dayanaklarından biri olan seçme hakkının bir partinin seçime girdiği bir düzende var olduğu iddia edilemez. Bu dönemde bir yandan İstiklal Mahkemelerinde insanlar idam edilmiş, kurucuları arasında Milli Mücadele’nin önde gelen isimlerini(Kazım Karabekir, Rauf Orbay) barındıran Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefet partisi kapatılmış, Şapka Kanunu gibi otoriter adımlar atılmıştır. Bir yandan da halifelik kaldırılmış, kadınlara oy hakkı verilmiş, laiklik getirilmiş, ekonomik atılımlar yapılmış ve böylece  modernleşme hedeflenmiştir. O zamanlar çekilen ‘’The Incredible Turk’’ adlı bir Amerikan belgeselinde Türkiye’deki durum şöyle anlatılır: “Atatürk, Türkiye bir daha diktatöre sahip olmasın diye diktatör oldu.’’
Bu “aydınlatıcı despotizm” olarak adlandırılabilecek tutumun gerekliliği, haklılığı veya efektif olup olmadığı büyük bir tartışma konusudur ancak  1923 devriminin Türkiye demokrasi kültürüne şu inancı kattığı bir gerçektir :’’mevzubahis vatansa gerisi teferruattır”. Bu motto adı altında demokrasinin ihlalinin dahi meşru olduğu inancı kabul görmüştür. Hatta bu inancı sadece Türk demokrasi kültürüne katmakla kalmamış aynı zamanda bu fikri Atatürk gibi kimi kesimlerce sorgulanamaz, sorgulanması teklif dahi edilemez, yüce ve kutsal bir figür arkasına saklamıştır. 1960, 1970 ve 1980 darbe bildirilerinin hepsinde Atatürk ilkelerine vurgu yapılması bir tesadüf değildir. Zira bu darbelerin hepsi önce kendi içlerinde sonra da halk üzerinde meşruluklarını bu kutsal figür üzerinden kurmuşlardır. 
1923 devrimini takip eden 27 yıllık tek parti dönemindeki otoriter ve anti-demokratik hareketlerin bazıları halkta karşılık bulamamıştır.  Bu dönemin aslında Türkiye siyasi hayatında çok katı çizgilerle çizilmiş sol-sağ bloklarının oluşumunda da etkili olduğu iddia edilebilir. Belki de bu sebeplerdendir ki 1946 yılında Demokrat Parti daha 7 aylık bir parti olmasına ve uygulanan açık oylama, kapalı sayım sistemine rağmen %10 gibi ciddi bir oy almıştır. Ardından 1950 seçimlerinde ise CHP ilk adil demokrasi sınavında başarısız olmuş ve Ismet Paşa Adnan Menderesi’e karşı kaybetmiştir. 
 Bu sadece DP için değil aslında Türk demokrasi tarihi için de tarihi bir andır çünkü ilk kez ülkeyi yönetecek iktidar tamamıyla halkın iradesi ile seçilmiştir. “Artık söz milletindir. ’’
DP ilk yıllarında basına özgürlük getirmiş, Nato’ya girmiş, toprak reformu, yabancı sermaye ile ekonomiyi kalkındırmış, aynı zamanda yaptığı sosyal atılımlar ile de  54 genel seçimlerinde oylarını arttırmıştır. Sandıktan çıkardıkları %58 oy Türk tarihinde bir rekor olarak yerini alacaktır. Ancak bu zaferden sonra DP Türkiye tarihinde her partinin yaptığı gibi açık ara oy  farkıyla iktidar olunca muhalif hareketlere karşı radikal bir duruş sergilemeye başlamıştır. Basın özgürlüğü sloganıyla iktidara gelen, CHP’yi sansürleri üzerinden eleştiren DP yönetimi gazeteleri sansürlemeye ve gazetecilere hapis cezası vermeye başlamıştır. Bunun üstüne de ekonomik alanda iktidarının ilk yıllarında gösterdiği başarılı grafiği sürdüremeyince DP’nin oyları 57 seçimlerinde %47,8’e kadar gerilemiştir. CHP’nin %41 oy aldığı düşünülürse bu muhalefet partisi adına büyük bir başarıdır, belki de beklenilseydi bir sonraki seçimlerde CHP iktidarı meşru bir yolla elde edebilirdi ya da DP baskıcı tutumunu bırakabilirdi. Ancak 27 Mayıs 1960 darbesi ile Menderes infaz edilmiştir. Darbenin nedeni olarak DP’nin baskıcı ve polarize edici politikaları gösterilmiştir. 
Bu infaz demokrasi tarihimizde sadece bir kara leke olarak kalmayacak, aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyeti’ndeki darbe kültürünün başlangıcı olacaktır. Bu tarihten sonra uzunca bir süre Türkiye Genelkurmaylıktan cumhurbaşkanlığına yatay geçişler görecek, mecliste oturan ordu üyelerine alışacak ve siyasi liderler her hareketlerinde enselerinde soluyan askerler hissedeceklerdir.
1960 darbesinden ardından DP kapanmıştır ve yerine Adalet Partisi gelmiştir. Kısa sürede de AP’nin yeni genel başkanı olarak Süleyman Demirel seçilmiştir. Her ne kadar 61 seçimlerinde CHP başa geçse de ondan sonraki ilk seçimde %52,9 oy ile AP başa geçmiştir. Bu seçim sonuçları bize darbenin halk tabanında karşılık bulamadığını gösteriyor. Bu seçimler ayrıca ilk kez komünist bir partinin meclise girmesi ve küçük partilerin de demokrasi çarkının içine dahil olmaya başlaması açısından önemli bir yere sahiptir.
1969 seçimlerini kazansa da 1970’te verilen bir muhtıra sonucu AP hükümeti iktidardan inmek durumunda kalmıştır. 73 seçimlerinde 4 parti %10’dan fazla oy almıştır. Bunlar Süleyman Demirel’in AP’si, Ecevit’in CHP’si, Türkeş’in MHP’si ve Erbakan’ın MSP’sidir. Bu dört isim sonraki yıllarda da Türk siyasetinin önde gelen isimleri olmaya devam edecektir.
80 darbesi önceki darbelerden farklı olarak cidden ülkede karmaşanın had safhada olduğu bir dönemde yapılmıştır. Her gün kahveler taranıyor, bombalar patlıyor, sokaklarlarda çeteler savaşıyordu, okullar kan gölüne dönüyordu. Her ne kadar o zamanlar hükümette Süleyman Demirel bulunuyor olsa da bu darbeyi sağ karşıtı bir hareket olarak değerlendirmek yanlış olur. 
12 Eylül’ün Türkiye demokrasisine kattığı bir diğer kavram ise barajdır. Aslında %10’luk barajın yarattığı etki 2001 yılına kadar hissedilmemiştir. Zira bu tarihe kadar Türkiye’de çok fazla yeni parti yarışa katılmıyor, katılsalar da barajı geçmekte sıkıntı yaşamıyorlardı. 90’lara doğru bunun değiştiğini görüyoruz. Örneğin 1991 seçimlerinde 5 tane parti barajı geçmiştir. Bu kadar çok partinin olması ve parti sayılarının artıyor oluşu bireylerin kendilerini daha doğru temsil edebilmesi açışından faydalıdır. Çünkü politik spektruma baktığınızda çok farklı noktalar görülebiliyor. Neo-liberalden muhafazakara, sol-liberalden sosyal demokrata, liberteryenden merkezciliğe. Hatta aynı siyasi görüşleri olan iki parti bile iç dinamikleri nedeniyle birbirinden apayrı işleyebiliyor. Ayrıca rekabet arttığından dolayı partiler oylarını kaybetmemek için hep daha iyiyi hedeflemek durumunda  kalıyorlardı. Kazanmanızla, kaybetmeniz arasındaki fark çok azsa ve oylarınızı çalabilecek parti sayısı fazlaysa herkesi tatmin etmeye çalışırsınız, zira her oy önemlidir. Bu tutum ve rekabetten en çok faydalanan da gene halktır.
Ancak 99’daki 5 partili meclisin 2002’de bir anda 2 partili bir meclise dönüşmesiyle bu faydaları kaybettiğimiz söylenebilir. Sadece AK Parti ve CHP’nin meclise girebildiği seçimlerde DYP, ANAP, MHP gibi devler dışarda kalmıştır. Her ne kadar MHP sonradan kendini barajın üstüne atmış olsa da bu durumun Türk siyasetini bir çıkmaza soktuğu bir gerçektir. Kimse yeni partilere oy vermiyor çünkü bu partilerin meclise girebilceğini düşünmüyor. Bu durumda aslında solcu bir bireyin CHP’ye oy atmaktan ; muhafazakar bir bireyin de AKP’ye oy atmaktan başka bir şansı yok. AK Parti’nin liberal ekonomi politikalarını beğenmeyen bir muhafazakarın ya da CHP’nin muhalefetini beğenmeyen bir solcunun gidebileceği başka bir parti yok çünkü oy verdiği parti barajı geçemezse oyu boşa gidiyor. Ancak barajsız bir dünyada yeni bir parti ilk seçiminde yüzde 3 oy alsa da sonradan büyüme olasılığı olduğu ve mecliste bulunduğu için seçmen tarafından tercih edilebiliyor. Statükoda bu insanlar ya stratejik oy kullanıyorlar ya da kendi görüşlerini yansıtmayan ama en yakın buldukları siyasi partiye oy veriyorlar. Fakat verilen oyun fikir beyanı olduğu ve siyasi liderlerin meşruluklarını bu oylar üzerinden kurduğunu kabul edersek, insanların gerçek fikirlerini yansıtan oylar kullanamamasının demokrasimiz için bir sıkıntı oluşturduğu görülebiliyor. 
Türkiye demokrasisi her ne kadar çok partili olsa da şuanki statükoda yeni partilere ve yeni fikirlere açık değilmiş ve kısır bir döngüye girmiş gibi duruyor. Yeni gelen ittifak sistemi bu soruna bir çareymiş gibi gözükse de hala küçük partiler büyük partilerle ittifak kurabilecekleri sürece varolabiliyorlar. Meclise girmek için büyük partilere ihtiyaç duyan küçük partilerin büyük partilere hangi mekanizma ile meydan okuyabileceği ve muhalefet olabileceği ise büyük bir soru işareti.
1980 darbesini takip eden Turgut Özallı yıllardan sonra iktidara Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile koalisyon kuran Doğru Yol Partisi(AP’nin ruhani devamı)’nin eline geçmiştir. Ancak Demirel’in cumhurbaşkanlığına geçmesi ve Tansu Çiller’in giderek azalan popülerliği ile 1995 seçimlerinde lider parti koltuğuna Erbakan’ın Refah Partisi’i geçmiştir. Koalisyon hükümetleri ile geçen yıllardan sonra 1998 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nın baskısı ile önce Erbakan istifaya zorlanmış, 5 yıl siyasetten men edilmiş sonra da Refah Partisi kapatılmıştır. Sözkonusu partinin 1998 seçimlerinde en çok oy alan parti olduğunu düşünülürse, bunun ne kadar anti-demokratik ve gayrimeşru olduğu daha iyi anlaşılabilir. Refah Partisi’nin kapatılması üzerine kurulan Fazilet Partisi de 2001 yılında kapatılmıştır. Ancak 2002 seçimlerini Erdoğan liderliğindeki AKP’nin kazanması ile sular tersi yönde akmaya başlamıştır.
Şu ana kadar baktığımızda hep sandıkta kazanan ama ‘’masada’’ kaybeden bir sağ görüyoruz. Günümüzde AKP’nin yaptığı ‘’mağdur’’ retoriğini ve sağ-sol gerginliğini anlamak için bu yılları bilmek önemlidir. Yıllar boyunca sağ partiler ezildi, haklarıyla kazandıkları koltuklar ellerinden alındı, iktidar partileri kapatıldı. Şimdi ise son 16 yıldır AKP’nin başta olması ile siyasi eğilimin değiştiğini görüyoruz. Artık siyasi birimin işleyişine an be an karışan ve ‘’balans ayarları’’ yapan bir ordu yok. 
İlginç olan şudur ki liberalleşme sloganı ile iktidara gelen ve bir zamanlar sırf şiir okuduğu için hapse giren Erdoğan liderliğindeki AKP, her ne kadar başörtülülerin üniversiteye girebilmesi vb. alanlarda Türkiye’yi liberalleştirmiş olsa da içeri alınan muhalif gazeteciler ve giderek azalan basın özgürlüğü ile 1950-60’ların DP’sini andırmaktadır .Türk tarihine baktığımızda da hep ezilen, baskılanan muhalefetlerin bu baskıya karşı aksiyon alarak iktidar olduklarını ve çektikleri zulmün aynısını yeni muhalefetlere yaşatmaya devam ettiklerini görüyoruz. Son yüzyıla baktığımızda  İttihat ve Terakkile ile Abdülhamit, CHP ile DP, muhafazakarlar ile kemalistler bize hep aynı hikayeyi anlatıyor. Bu durum bir tesadüften ziyade ülkemizdeki demokrasi kültürünün bir parçası gibi duruyor. 
Çok partili seçimlerin gerçekleşiyor olması, oyların sayımında hile yapılmaması, ve sokaklarda monarşi isteyen insanların bağırmıyor olması, bir ülkede demokrasi kültürünün yerleştiğine kanıt değildir. Ancak bu demek değildir ki son yüzyılda Türkiye’nin demokrasi kültürü gelişmemiştir. Tam tersine Gezi olaylarından sonraki reaksiyonlar, 15 Temmuz sonrası Yenikapı mitingleri gibi geçmiş hatalardan ders aldığımızı gösteren pek çok olay gerçekleşmiştir. Her ne kadar üst paragrafta bahsedilen ‘’zorbalık’’ problemine kısa vadede bir çözüm yokmuş gibi gözüküyor olsa da, uzun vadede geleceğe umutla bakmamız için pek çok sebep var.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Çaylak : The App Privacy Policy

Ikıyüzlüyüm