Sıradan Bir Gün

Eve gelir gelmez çantamı ve montumu kanepeye bir gülleymişcesine fırlattım ve kendimi yatağa attım. Üstümdeki ağırlıktan kurtulmanın verdiği rahatlık, gün boyunca çalışmaktan kasılmış vücuduma yayıldı. Ne boktan bir gündü cidden. Son 4 yıldır sabah akşam masabaşında oturmaktan gına gelmişti. Oysa ne hayallerim vardı üniversite sınavında kutucukları işaretlerken. Nasıl da sevinmiştim puanımın yettiğini öğrendiğimde. Elimdeki mezuniyet belgesiyle sırıtırken nasıl da gururla bakmıştı annem bana. İyi bir maaş alıp sevdiğim işi yapacak, vatana millete hayırlı bir insan olucaktım. Yorucu bir iş gününün arından  evime geldiğimde sevgilimle oturup sohpet edip günün yorgunluğunu atacak sonra da sabahlara kadar sevişicektik. Belki 2-3 yıl sonra da nişanı takardıkı. Sonra da birkaç çocuk. Etrafta koşuşturup duran minik klonlarımı karımı çıldırtırken hayal etmek istemsizce sırıtmama sebep oldu. İşler çok da beklenildiği gibi gitmemişti. Şirkette geçirdiğim 4 yılda bırakın terfiyi doğru düzgün bir zam bile alamamıştım. Sorun aslında çalışmamam,tembel ya da salak olmam falan da değildi. İşimi her zaman doğru ve zamanında yapardım. Ancak zam ve terfi taleplerim hep aynı cevaplara takılırdı:’’Ekonomik darboğaz, artan kurlar, seneye gelecek olan zamlar…’’ Acaba genel müdür yardımcısının kolundaki Rolex saatin de bu ekonomik darboğazdan haberi var mıydı?
    Şu süreçte aşk meşk işlerinde de başarılı olduğum söylenemez. Sorun kızlara denk gelmemem de değil aslında. Epey iyi anlaştığım kızlar oldu. Bir Nisa vardı mesela. Aynı dizileri seviyor, aynı kitapları okuyor, benzer şeylerden hoşlanıyor ve beraber epeyce güzel zaman geçiriyorduk. Ta ki o ilişkinin 2.ayında Almanya’dan iş teklifi alana kadar. Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki uzun ilişki denemeyin. Bir insanı her gün görmedikçe, kokusunu her gün içinize çekmedikçe, yüz yüze konuşup onu öpmedikçe aşkınız azalır. Karşıdakini özel yapan bütün özellikler yavaş yavaş silikleşir kafanızda. He tabi bazen o siliklik bulanıklık daha da önemli yapıyor karşıdaki kişiyi. Bütün dev şairler, ayrılıkta, gurbette yazılan mektuplar o yüzden o kadar büyük aşkları anlatıyor. Karşıdaki bulanıklaştıkça bazen olduğundan daha güzel oluyor, hataları eksiklikleri sisin arkasından gözükmüyor. Çoğu durumda ise ama biri kafanızda sisleştikçe onu görmesi hayal etmesi zorlandıkça kalbinizden de uzaklaşıyor. Ne demiş ‘’atalarımız’’: gözden ırak gönülden de ırak… Bizden öncekiler aslında çoğu şey için doğru sözü bulup söylemişler. Kendimin karmaşık süreçlerle, acılarımı harmanlayarak ulaştığım, üstüne paragraflar yazabileceğim  şeylerin çoktan birileri tarafından yaşanıp tek cümleyle güzelce özetlenmiş olması deneyimlerim biraz değersizmiş gibi hissettiriyor. İnsanın şarkı dinlerken ise tam tersini hissetmesi biraz garip aslında. Orda da yaşadığımız şeylerin özel olmadığı, herkesin yaşadığı şeyler olduğu vurgulanıyor ama şarkıdan duyunca hoşuma gidiyor. Enteresan işler...
    Arada da benim sevdiğim beni sevmeyen kızlar oldu. Mesela bir Tuana vardı. Tanışmamız, yakınlaşmamız, ilk öpücük; hepsi o kadar mükemmeldi ki. Bir partnerde aradığım her şeye sahipti: zeki güzel, cesur. Bazen konuşurken ses tonunu ayarlayamaz, bağırarak konuşurdu   ve çok unutkandı ama bu defoları bile çok tatlı gelirdi gözüme. Tam anlamıyla düşmüştüm ona. Ama sonra bir şeyler oldu belki ben değiştim, belki o belki de baştan uyuşmuyorduk ve sadece cici aylarındaydık. Yavaştan kavga etmeye başladık. Biz kavga ettikçe aramız açıluyor, aramız açıldıkça ben  daha kıskanç daha itici birine dönüşüyordum. Giderek kavgalarımız absürtleşiyor, giderek daha önemsiz daha saçma şeyler üzerinden kavga ediyorduk. Sıkıntıları başka şeylere bağlayıp yoluma devam etmeye çalıştım ama aramızın açıldığı belli oluyordu. Karşıdakinin benden artık hoşlanmadığını ve her geçen gün uzaklaştığımızı bilsem de durumu düzeltmek için attığım her adım onu iki adım benden uzaklaştıryor, çukurdan çıkmaya debelendikçe daha derine batıyordum. Sonunda o benim cesaretim olmayan adımı attı ve ayrıldık. O günleri hatırlamak böğrüme bir acı saplanmasına sebep oldu. Ondan sonraki süreci hatırlıyınca yüzümü ekşittim. Çok sıkıntılı geçmişti, hatta birkaç kez sarhoş olup barışmak için aramıştım bile. Sizi sevmeyen birini sevmek, belki döner diye umutlanmak, gecelerini onu düşünürek geçirmek herhalde birinin kendi bireyselliğine yapabileceği en büyük hakaretlerden biriydi. Bir başkası olmadan kendi benliğimin yeterli olmadığı, başkasına muhtaç olduğu fikri kendi benliğinin tek başına yetersiz ve değersiz olduğunu kabul etmektir. Belki de sıkıntı buydu gerçekten, kendi benliğim cidden kıymetsizdi. Hiçbir zaman iyi keman çalamamış, fizik teoremlerini rahatça çözememiş veya etkileyici şiirer yazamamıştım. Beni diğerlerinden ayıran bir yeteneği yoktu. Yeteneği bırak beni diğerlerinden ayıran bir fikrim bile yoktu. Her zaman etrafımdakiler ne düşünmüşse onu düşünmüştüm. İnsanlarla ayrı düştüğü bir fikir düşünmek için kendimi zorladım. Bir iki kez ablamla hangi Star Wars filmi en güzel diye tartışmıştım ama bu ne kadar özgün bir fikir emin olamadım.
    En son ne zaman kendim, kendi benliğim, kimliğim için bir şey yapmıştım hatırlamaya çalıştım. Kitap okumayalı çok olmuştu. Hobim de yoktu zaten. Tatil desen kimin neyin parasıyla, aldığım maaşla kıt kanaat geçiriyordum. Evet sorun buydu işte. Benliğimdeki eksiklikleri başkalarıyla kapamaya çalışıyordum yıllardır. E ne yapmalı o zaman, kitap mı okumalı? Yatağımdan kalktmı ve yıllar önce uğramayı bıraktığım kitap raflarının oraya gittim. Elime gelen ilk kitabı aldım :"İnce Memed". Açtım ve ilk sayfayı okumaya çalıştım. Ancak kelimeler birbirlerine giriyor, aklım başka şeylere kayıyor, cümlelerle iki yabancı gibi bakışıyorduk. Yıllardır okumaya okumaya kitap nasıl okunur unutmuştum sanki. Kitap okumak normal bir yazı okumaya benzemez, insanın kendisini yeni bir evrene, yeni kurallara, yeni insanlara hazırlaması gerekir. Her yazılan cümle, kendisindsn daha büyük daha ‘’kutsal'' temalara bağlanır. Cümleler arasında debelenirken, yıllardır okumamanın verdiği geri kalmışlık gözümde çok büyük gözüktü. Artık kitap okuyarak diğer insanlarla aramdaki farkı kapatmak çok zordu zira üstümde yılların geri kalmışlığı vardı. Hem denesem bile okuyabileceğime emin değildim, son 10 dk da bir sayfayı zar zor okuyabilmiştim ve başıma şimdiden ağrılar saplanmaya başlamıştı.
    Kendimi tekrar yatağa attım. Tuana’yı düşünmek sinirimi bozmuştu. Kağıt üstünde bu kadar mükemmel duran ve hayallerini süsleyen ilişkinin yürümemesi gerçek aşka olan inancımı yok etmişti. İlk öpüşmemizin güzelliğini düşündüm ve o ana lanet ettim. O öpücük an şuan hiçbir şey ifade etmiyorsa ; bundan sonra başka kızlarla yaşadığım güzel anılara nasıl güvenebilirdim. Bundan sonra yıldızların altında güzel bir kızı öperken nasıl yaşadığım acıları düşünmeyebilirdim.
    Bok gibi bir gündü. Ne sevdiğim biriyle güzel bir sohpet geçirmiş, ne sevdiğim bir şarkıyı dinleyebilmiş, ne de yediğim yemekten zevk alabilmiştim. Gerçi en son en zaman bundan farklı bir gün geçirmiştim ki ? Birbirinin ardısıra kopyala yapıştır geçen günleri düşündükçe boğulmuş hissettim. Sanki biri üstüme oturmuş ve nefes almamı engelliyordu. Her gün aynı sıkıcı iş, her gün aynı yalnız yatak, her gün aynı acılar, her gün aynı bok.
    Sıkılan keyfimi az da olsa yerine getirmek için müzik açmaya karar verdim. CD’yi makinaya yerleştirdim ve ‘’play’’ tuşuna bastım. Arkama yaslandım ve müziği hissetmeye çalıştım. İşte o anda çok enteresan bir şey oldu. Yaşanan şeyi önce kavrayamadım ve şaşkınlık içinde makineye yeni bir CD yerleştirdim, onun ardından yeni bir CD, onun ardından yeni bir CD… Bütün geceyi müzik dinleyerek geçirdim ama hiçbir değişiklik olmadı, hala hiçbir şey hissetmiyordum. Aşk, efkar, jazz, rock, rap… Ne tür şarkı açarsam açayım şarkılar hiçbir etki bırakmıyordu. Normalde ritimle eşzamanlı atan kalbim düzenini hiç bozmuyor, bana en büyük maceraların, aşkların hikayesini anlatan şarkı sözleri artık hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bunun ne demek olduğunun farkındaydım.
    İlk doğduğumuzda her şey rengarenk ve yepyenidir. İki kutu ve yastık bir bebek için  bir şatodan daha değerli ve daha büyük olabilir. Çocukken azdan çok yaratmayı iyi biliriz. Her oyuncağımız üzerinden yeni evrenler yeni dünyalar yaratırız.Küçük bir lolipop dünyadaki en değerli şey olabilirken annemizden ayrı geçirdiğimiz 1 saat de dünyadaki en büyük acıya dönüşebilir. Biz büyüdükçe bu duygular yavaş yavaş körelir. Bir kıza çıkma teklif ederken ergenlikteki heyecanımızı artık hissetmeyiz. Alışırız etrafımızdakilere. Önceden başyapıt olarak gördüğümüz kitaplar basit gözükmeye başlar. Arkadaşımız Eşek i bırakır, Kürk Mantolu Madonna’lara geçeriz. Yani bize aktarılan duygu dozunun arttırılması gerekir çünkü önceki doz bize normal monoton gelmeye başlamıştır. Bazı insanlar belli bir süreden sonra kendi için ideal dozu bulur ve hayatına mutluca devam eder, bazıları fazla doz alır ve aşkları yüzünden acı çekerler. Bazılarına ise elindeki dozlar yetmemeye başlar. Yavaş yavaş dünyadaki mutluluklar, hazlar uzaklaşır. Bizim müzik dinlerken aşk acısını hatırlayabilmemizin veya mutlu olabilmemizin sebebi müziğin o duyguyu yaratmasından çok içimizden çekip çıkarmasıdır. Dünyanın en güzel notaları ve en anlamlı sözleri birleşerek sizin içinizde bir gram kıpırtı uyandıramıyorsa, sebebi sizin içinizde bir şey kalmamış olmasıdır.

    Bütün geçe uyuymamaktan gözlerim kıpkırmızı olmuştu, başım zonkluyordu. Elime bir kağıt kalem aldım. ‘’ Bu olay basit bir karı kız meselesi değil,o olsa olsa çorbadaki tuz olur. Sorun çok daha içten, çok daha anlamlı. Görüşürüz...'' 

Yorumlar

  1. merhabalar benim ÇAYLAK uygulamasına çok ihtiyacım var ama ios kullanıcısıyım
    lütfeen app store ye ÇAYLAK uygulamasını eklermiiniz

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Çaylak : The App Privacy Policy

Ikıyüzlüyüm

Türkiye'nin Çok Partili Siyasi Hayata Geçisi ve Demokrasinin Gelişimi